Kütüphanem

Kahvaltı Sofrası

“.. İnsanın anlatacak bir hikayesi olmayagörsün, hemen canlanıyordu. Hikayeler hayatı ateşliyordu. Hikayesiz sönüp gidiyorduk.”

Ne kadar da doğru söylemiş değil mi? Anlatacak bir şeyler bulamadığımızda aslında kendimizi nasıl da kötü hissediyoruz. Sanki hiç yaşamamışız, o vakti boşa harcamışız gibi. İlla ki anlatacak bir şeyler bulmak, hiç olmadı gün içerisinde yaşadıklarımızı anlatmak bile bizi ne kadar rahatlatıyor.

Tüm hislerimizi, yaşanmışlıkları içimize atmanın ne kadar zor olacağını bilen, geçmişten gelen bir hikaye bu. Aynı kapaktaki fotoğraf gibi güzelliği, renklerin uyumu, kahvaltı sofrası sizi içine çekerken ne olduğunu bilemediğiniz bir şey sizi tedirgin ediyor tüm kitap boyunca. Bir anlasamda bitse diyorsunuz içinizden. Böylelikle sıkılmadan okuyabileceğiniz akıcı bir romana dönüşüyor bence.

Bir de bu roman içinde tuttuğu hikayeyi anlatamamak üzerine kurulmuş. Bittiğinde romandaki karakterlerin rahatlamasıyla inanın siz de bir ‘Oohh’ çekip huzura eriyorsunuz. O gizem, neyin ne olduğunu anlama telaşı bazen de vurdumduymazlığın içinde gizlenen aşırı önemseme okuyucuyu bölümden bölüme sürükleyen şey.

Okurken sıkılsam mı yoksa beğensem mi bu romanı dediğim, her bölümde fikrimin değiştiği beni kararsızlığa iten nadir kitaplardan. Tek düzelikten sıkılıp değişiklik istediğinizde tercih edilebilir. Bazen kitaptaki karakterlerle birlikte kendi ruhumuzdaki yaraları sarmak da okumak için bir nedendir. Bu sebeple de tercih edecekler olabilir. Kim bilir belki de öğrenmemiz gereken önce kendimizi sevmemizdir. Sağlıkla ve sevgiyle kalın!

Leave a comment